|
|
maviADA "her şey insanla güzel,her şey insan için." |
|
YOKSULLUK |
FEHİMAN YAZICI |
||||
|
İncecik bir kar neon renkleriyle boyanmış loş sokakta döne döne tozuyor, arada bir dans edercesine savruluyor, sonra bir şaka gibi apansız hız kesiyor, irileşen tanelerle incitmekten korkarcasına usul usul kalabalığın üzerine dökülüyordu. İstiklalin geceyi kollayan sinsi kalabalığı, karın altında kördüğüm gibi birbirine geçmiş, hiç çözülmeyecekmişçesine sarmaşmıştı, taşları kalkmış, çamurlu yolun bitiminde. Caddenin karanlığa gizlenen arayıcıları, bulucuları, savrulmuşları, geceye düşmüşleri, amaçsızca adımlarını sayanlar, kim bilir kimin, neyin bitimsiz derdindeydi bu ayaz akşamda da. Karın altında kalmış bir kentte bile ne çok insan yığılırdı gecenin iyice kirlettiği o dar, dolaşık sokaklara. Kadınlıkla erkekliği içinden çıkılmazcasına biri birine dolaştırmış birisi, bluzunun dekoltesinden taşan şişirilmiş göğüslerini iri, kemikli eliyle geri itelemeye uğraşarak saptığı sokakta koşar adım yürüdü. Peruğu küllü kahve, dudağı karmen kırmızısı rujla boyanmıştı. İyice uzun boylu, şaşılacak denli ince, nedense tuhaf bir kibirle örtülü yüzü alıngandı. Ama nereye gideceğini iyi biliyormuşçasına hızlı, geri dönmeyecekmişçesine kararlıydı kırıtkan yürüyüşü.Yalnızca kısacık bir an, yerde oturan o dilenci kadını gördüğünde duralar gibi oldu. Sonra vazgeçip adımlarını açtı, yeniden bir yerlere gecikmişçesine hızlandı Genç irisi dilenci kadın gecenin insanların henüz kendi kuytularında ürküntüler büyütmediği, kaldırımların sarhoşlarla, öteki gecikmişlere terk edilmediği ışıklı saatlerinde, hep aynı yerinde, köşedeki bankanın yanında oturuyor, sessiz bir yakınış gibi bekliyordu. En çok otuzların başlarında görünüyordu. İlk bakışta göze çarpan kalın dudakları, çiğ beyaz, yabanıl yüzünde besbelli soğuktan, kıpkırmızı açmıştı.Yüzünü belirleyen kaşları kalın, biçimliydi. Karşılık beklemeyen sorularla yüklü bakışları, yaşadıklarından yüzü denli yorulmamıştı. Ama kaşlarının ortasındaki derinleşmemiş çizgi, o karşılık arayan bakıştaki acılığı tamamlıyordu. Gövdesi de yüzü denli acınaklıydı kadının. Sanki giyinmemiş, biçimi belirsiz, ne olduğu anlaşılmayan soluk giysilerle kat kat örtünmüştü. Anne, kucağındaki kendisi gibi örtülerle sardığı çocuğunun üzerine onu gizlemek istercesine kapanmıştı. Arada bir örtüleri açıp bakıyordu uzaktan yüzü görünmeyen bebeğine. Yoksulluk böylesi yürek burkucu başka resimler de çizebilir kuşkusuz. Ama uygarlığın doruğundaki, evrende başka dünyaları aramaya çıkan insan, kendi evreninde neden böylesine yalnız, terk edilmiş olabilir ötekilerce? O yapayalnızlıkta, umutsuzlukta nasıl elini uzatır, kimilerinin acıma duygusunu canlandıracağını hep bekleyerek, çoğu kez geri çevrileceğini bilerek. İnsanın onurunu böylesine yitirip düşüşü ne zordur. Hiç te kolay becerilemez.onursuzluğun böylesine alışmak.Ama önünde sonunda, yaşamasının ön koşulu, alışır ya insan. Yoksulluk acıdır, umarsızdır. İnsanın elini, kolunu, dilini bağlar, eylemsiz, sessiz, dilsiz kılar. Acıma yoktur huyunda. Ezer, geçer. Saklanamaz, kimileyin saklanmaya uğraşsa da. Sırıtır apaçık.Yüze siner acısı, sabrı, bekleyişi. Yoldan geçen sırtladığı dolgun omuz çantasını zorlukla taşıyabilen aceleci bir kadın, yavaşladı dilencinin önünden geçerken. Bağırırcasına sert ama titreşimlerle kırık döküktü sesi.”Sen anne değil misin? Çocuk hastalanacak” O zaman sarsıldı, yandı, öfkeyle canlandı yerdeki kadının yabanıl bakışları. Sesi ötekinin ki kadar sivrildi.”Nereden para bulacağım. Bizde kimin parası olur?” Arkadaşı kadını sırtından iterek yürütmeye uğraştı.”Bırak, dokunma. Tek değildir bunlar. Gözetleyeni vardır.” Dilenciye anneliğini soran kadın, arkadaşının uyarısına aldırmadı. Duralayışını uzattıktan sonra karar vermişçesine hızla önüne çektiği sırt çantasının fermuarını açtı. Elini soktuğu çantanın içinde bir şeyler arandı. Sonra bulduğunu gizlemek istercesine çabucak ötekinin paçavraları arasına soktu. Ardı sıra hiçbir söylemeksizin uzaklaştı o umarsız görüntüden. İstiklalin karda çırpınan renkli, ışıklı akşamına karışmadan önce geriye dönüp baktı yine de. Öteki anlaşılmaz bakışlarıyla izledi onu. Sonra yine kucağındaki bebeğine döndü, yaşadığını, öfkesini unutmuşçasına. Oysa yoksulluk yalnızca o anneninki gibi anlık bir başkaldırı değildir her zaman. Alçalttığı denli yüceltir kimileyin. İnsanlığını unutturduğu denli insanlaştırır, bölüştürür, paylaştırır büyüdükçe. Biler, keskinleştirir. İnsanlığın yazgısını bir tek yoksullar değiştirir. Devrimi yoksullar yapar. Yoksulluk gerçekçi edebiyatın da bitimsiz kaynağıdır. Edebiyat, yaşama inat ezilenlerin, yoksulların, arka sokakların karanlığındakilerin yengisidir hep. Çehov yazmaya yeni başlayanlara öğüt verirken”Trenlerde ikinci mevkilere binin. En ilginç insanları orada bulacaksınız.”der. Doğurgan, verimlidir, yoksulluğun toprağı. O toprakta boylanır en çarpıcı öyküler. Çehov “Genç yazar ”dememiş, yazmaya yeni başlayanlara.Yazı da, yazar da yaşsızdır çünkü.Yaşamı yazıldığı anda dondurur böylesi kalıcı bir metin. Sonsuza dek ölümsüz kılar kurmaca dünyayı. Ama kurmaca gizliden gizliye geleceği de öngörür öte yandan. Yine de ne mutluluktur yüz yıl yaşayabilecek bir metin kurgulayabilmek. Homeros’un İlyada’sı, insanlığın gür haykırışı kaç bin yıldır ayaktadır? Destanların eskidiğine inanmam ben. İnsan düşledikçe capcanlı yaşar destan. Yoksulluktan söz ederken Latin Amerikalı yazar Juan Rulfo’yu anımsadım sık sık Yoksulluğu betimleyişindeki düş gücü şaşkına çeviriyor insanı, “Pedro Paramo”da. Sokaklarında dolanırken yalnızca ölülerin fısıltılarının kulağa çalındığı ıpıssız bir köyün öyküsüdür “Pedro Paramo”. Yoksuldur alabildiğine, açtır insanlar .Ahlaksal çürüme alıp başını yürümüştür. Ama son devrim rüzgarı alır götürür köyü, yok eder, umutsuz insanlarıyla birlikte. Bir çılgınla bir ağaya kalır görkemli yoksulluğun ödeşmesi de. Sonra büsbütün ıssızlaşır, sessizleşir köy. Evlerin taş araları kara yosun bağlar gitgide. Ama bu kez yitik insanlar, ölüler hala konuşmayı sürdürüp anlatırlar hikayeyi.Yıkık dökük taş duvarlardan gelen çığlıklar, kahkahalar, kuru toprağın yarıklarından gelen rüzgara karışmış fısıltılar anlatır köyün inanılmaz masalını. Pedro Paramo’yu kar beklentisiyle uzayan ayaza kaçmış bir gecede sabaha dek okuyup gün ağardıktan sonra bitirmiştim. Gri bir gökyüzü sokağın üzerinde ortaya çıktığında roman sonunu bulmuş ama günlerdir televizyonlardan uyarısı yapılan kar, henüz İstanbul’a inmeye koyulmamıştı. Pencerenin önünde dikilip uyuyan sokağımızı gözlerken sabaha dek katıldığım serüvenin sarsıntıları içimde kesilmemişti daha. Latin Amerika edebiyatının edebiyatımızı etkileyişine şaşırmıyorum. Var oluş nedeni sorgulanan romana büyüsünü geri vermiş, onu gençleştirmiştir, Latin Amerikalı yazarların evrensele uzanabilen güçlü yerel soluğu. Böylesi yerel kurmacaların her ülkede azımsanmayacak bir okur bulmasına ne demeli? İnsanın evrensele giderken kaçınılmacasına başka yaşantılarla buluşma isteği mi? Latin Amerika edebiyatının sınıflara, toplumsal kesimlere, giderek bireye yönelttiği yürekli eleştiri, onun evrenselliğinin göstergesidir öte yandan.Yazı yaşsız olduğu gibi sınırsızdır, evrenseldir çünkü.Yaşananların ortaklığı sözcüklerin büyüsüyle buluşturur insanları. Yerellik biçimseldir. Sözde, söyleyiştedir. Evrensel olan insanlığın ortak kültürüdür, ortak geçmişidir, sınıfsal savaşımıdır. Bir Alman dostu, kuşkusuz şarışın, küçücük gözlüklü, iri yarı Peter’i hep anımsarım. Yılda iki kez Türkiye’ye gelir, dağı, taşı adım adım dolaşır, didikler. İki yıl önceki gelişinde karşılaşmıştık. “İnce Memed’in Toroslar’ına çıkacağım.”deyip duruyordu.Tanıdığım Peter mutlaka çıkmıştır o başı karlı doruklara. Toroslar’dan son kez önceki Ağustos’ta geçtim ben. Otobüsümüz Ankara’dan sonra dümdüz ovalarda, artık sararmış buğday tarlaları arasında hızla koştururken, uzaklarda olanca görkemiyle belirmişti İnce Memed’in başı ağarmış dağları. Sonra çam ormanları arasından kıvrıla kıvrıla tırmanmıştık Toroslar’ın yükseklerine. Otobüsümüz iki, üç saatte dorukların arasından sıyrılıp Pozantı’da mola vermişti. Şekerpınar’ın şeker katılmış gibi tatlı suyundan içmiştim avucumla.Toprağın, çamın,yayla çiçeklerinin koktuğu havayı içime doldurmuştum doyasıya..Güneşe bakmıştım gözlerim ağlarcasına yaşarana dek. Sonra bağlar arasından döne döne Çukurova’ya inmiştik.Vardığımızda Adana tutuşmuş yanıyordu.. “Yaz çabucak gelse.”dedim kendi kendime, kardaki iki kadını düşündüğümde. Toros yaylalarına, Gürcak’a çıksam. Çamların arasından gün ışığını yakalasam bakışlarımla. Sonra uyusam dinlensem, ormanlara gizlenmiş bir yayla evinde. Kenti unutsam biraz olsun. Dilenci kadını, ötekini, ötekileri… |
|||||
|
|
Bize
Gelenler:![]() |
Yaz 2008 çıktı...
İçindekileri
|
|||